“Fânî olana bâkî muamelesi yapıyorsun…”
İmam Gazâlî’nin en sevdiğim sözlerinden biridir bu.
Ne zaman okusam aynı yerde durup düşünürüm:
İnsan, geçici olduğunu bildiği şeylere neden bu kadar sıkı tutunur?
Bir insana…
Bir makama…
Bir eve, bir bedene, bir güzelliğe…
Bir alkışa, bir başarıya, bir unvana…
Hatta bazen bir acıya.
Hepsinin geçici olduğunu biliriz aslında. Biliriz ama bilgimizle yaşamayız. Dilimiz “Her şey geçer” derken, kalbimiz “Bu hiç bitmesin” diye tutunur.
Belki de insanın en büyük yanılgısı, ölümün varlığını bilmemesi değildir.
Öleceğini bildiği hâlde, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamasıdır.
Hayatımızın büyük bir kısmını kaybetmekten korkarak geçiriyoruz.
İnsanları kaybetmekten…
Gençliğimizi kaybetmekten…
Paramızı, gücümüzü, itibarımızı, sahip olduğumuz düzeni kaybetmekten…
Ve korkumuz büyüdükçe daha sıkı tutunuyoruz.
Oysa hayatın tuhaf bir kanunu var:
Ne kadar sıkı tutarsan, kaybetme korkun o kadar büyüyor.
Çünkü sahip olmakla emanetçi olmak arasındaki farkı unutuyoruz.
Sonra hayat bizden bir şeyi aldığında başımızı göğe kaldırıp soruyoruz:
“Neden ben?”
“Neden şimdi?”
“Neden bunu benden aldın?”
Oysa belki de bize ait olan hiçbir şey alınmadı.
Sadece emanet, sahibine döndü.
Bunu söylemek kolay elbette.
Yaşamak zor.
Çünkü insan kalbi sevdiğine bağlanıyor. Sevdiğinin gitmesini istemiyor. Güzel bir zamanın bitmesini, gençliğin geçmesini, alıştığı düzenin değişmesini istemiyor.
Ama burası kalma yeri değil.
Burası geçme yeri.
Bizim en büyük yorgunluğumuz da belki tam burada başlıyor:
Geçerken yerleşmeye çalışıyoruz.
Bir insana tutunuyoruz:
“Gitmesin.”
Bir zamana tutunuyoruz:
“Bitmesin.”
Bir hâle tutunuyoruz:
“Değişmesin.”
Sonra hayat, tabiatı gereği akmaya devam edince ona kırılıyoruz.
Oysa suya kızılır mı aktığı için?
Mevsime küsülür mü geçtiği için?
Sonbahar ağaca ihanet etmiş midir yapraklarını döktüğü için?
Belki de mesele, kaybetmek değildir.
Mesele, geçici olandan kalıcı olmasını beklemektir.
İnsan ilişkilerinde de en büyük hayal kırıklıklarımızın bir kısmı buradan doğmuyor mu?
Bir insanı hayatımızın merkezine koyuyor, sonra ondan hiç değişmemesini bekliyoruz.
Bizi hep aynı şekilde sevmesini…
Hep anlamasını…
Hep yanımızda kalmasını…
Hiç eksilmemesini, hiç yorulmamasını, hiç gitmemesini…
Fânî bir insana, sonsuzluk vazifesi veriyoruz.
Sonra o insan bu ağır yükü taşıyamadığında ona kızıyoruz.
Oysa hiçbir insan başka bir insanın sonsuzluğu olamaz.
Sevebiliriz.
Hem de çok sevebiliriz.
Ama sevmek ile putlaştırmak aynı şey değildir.
Bağlanabiliriz.
Ama bağlanmak ile kendini kaybetmek de aynı şey değildir.
Kıymet verebiliriz.
Ama fânî olandan bâkî kalmasını beklemek, eninde sonunda kalbi yorar.
Bugün uğruna kendimizi tükettiğimiz insanların bir kısmı birkaç yıl sonra hayatımızda olmayacak.
Bugün geceleri uykumuzu kaçıran meselelerin bir kısmını yıllar sonra hatırlamayacağız bile.
Bugün aynaya bakıp üzüldüğümüz yüz değişecek.
Beden değişecek.
Evler değişecek.
Şehirler değişecek.
İnsanlar değişecek.
Ve biz de değişeceğiz.
Belki huzur, hiçbir şeye bağlanmamak değildir.
Belki huzur, her şeyi geçici olduğunu bilerek sevebilmektir.
Bir çiçeği, solacağını bilerek sevmek…
Bir akşamı, biteceğini bilerek seyretmek…
Bir insana, onun da kendi yolculuğu olduğunu unutmadan kıymet vermek…
Ve güzel olan hiçbir şeyi sahiplik duygusuyla boğmamak.
Çünkü hayat bize kalmak için verilmedi.
Geçmek için verildi.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şu:
Hayatımda fânî olduğu hâlde, bâkîymiş gibi tutunduğum ne var?
Bir insan mı?
Bir makam mı?
Bir korku mu?
Bir kırgınlık mı?
Yoksa çoktan bitmiş bir hikâyenin, hâlâ değişmesini beklediğim son cümlesi mi?
Bazen insanın yoluna devam edebilmesi için yeni bir şey bulması gerekmez.
Eski bir şeyi bırakması gerekir.
Çünkü geçen şey her zaman bize ihanet etmiş değildir.
Bazen sadece vakti dolmuştur.
Ve insanın olgunluğu, hiçbir şeyi kaybetmemesinde değil; neyin emanet, neyin hakikat olduğunu ayırt edebilmesindedir.
Fânî olanı sev.
Kıymetini bil.
Yanındayken hakkını ver.
Ama ona sonsuzluk yükleme.
Çünkü kalbin, geçip gidecek şeylerin ardından sürüklenmek için değil…
Gerçekten kalıcı olanı hatırlamak için var.
Sinem BOYAN
İletişim Eğitmeni/ Program Yapımcısı/Sunucu/Yazar
Yorumlar
Kalan Karakter: