
İnsan en çok neyi taşır biliyor musunuz?
Söyleyemediği cümleleri…
Bazen bir “özür dilerim”dir bu. Dile gelmeyen, boğazda düğümlenen, kalbin bir köşesinde sessizce ağırlaşan bir cümle… Ve biz o cümleyi söylemedikçe güçlü olduğumuzu zannederiz.
Oysa hakikat tam tersidir.
Söylenmeyen her özür, insanın içine bırakılmış küçük bir taştır. O taş, zamanla büyür… ağırlaşır… ve en çok da sahibini yorar.
Çünkü özür dilemek, zannedildiği gibi bir zayıflık değil; insanın kendiyle yüzleşebilme cesaretidir.
Ama gelin dürüst olalım… Neden bu kadar zor geliyor bize?
Çünkü özür dilemek, egonun hoşuna gitmez. Ego haklı olmak ister. Üstün olmak ister. “Ben yanlış yapmam” illüzyonunu korumak ister.
İşte tam da bu yüzden, çoğu insan özür dilemez.
Çünkü mesele haklılık değil, kibirdir. Kibir öyle sinsidir ki… Kendini çoğu zaman “onur”, “gurur”, hatta “karakter” kılığında saklar.
İnsan kendine bile itiraf edemez: “Ben özür dilemiyorum çünkü kırılmaktan korkuyorum.” diyemez.
Bununla birlikte gerçek şudur: Özür dilemeyen, aslında kaybetmemek için değil… kendi içindeki kırılganlığı saklamak için susar.
Oysa tevazu dediğimiz şey, insanın kendini küçültmesi değil; kendini doğru yerde konumlandırabilmesidir. “Ben de yanılabilirim.” diyebilmek… “Ben de kırmış olabilirim.” diyebilmek…
İşte bu cümleler insanı eksiltmez, tam tersine büyütür. Bugün ilişkiler neden bu kadar çabuk kırılıyor biliyor musunuz? Çünkü kimse geri adım atmıyor.
Kimse o küçük ama kıymetli cümleyi kurmuyor: “Benim niyetim bu değildi… affet.” Herkes haklı… Ama kimse mutlu değil.
Oysa bazen bir özür, iki insan arasındaki mesafeyi değil, insanın kendi kalbiyle arasındaki duvarı yıkar. Bir gün bir adam, büyük bir öfkeyle bir bilgenin kapısına gelir. Kapıyı çalar, bağırır, çağırır: “Sen haksızsın! Bana yanlış yaptın!” İçeriden ses gelmez…
Adam daha da öfkelenir. Hakaret eder, sesini yükseltir, neredeyse kapıyı kıracaktır. Bir süre sonra kapı açılır. Bilge adam sakin bir yüzle karşısına çıkar.
Ne savunma vardır ne öfke… Sadece şöyle der: “Haklı olabilirsin.” Adam bir an duraksar. Beklediği şey bu değildir. Karşısında savaşacak bir ego bulamamıştır. Bilge devam eder: “Eğer sen haklıysan… benim özür dilemem gerekir. Ama eğer ben haklıysam… senin bu öfken sana ağır gelecek.”
Adamın sesi yavaş yavaş düşer. Çünkü ilk kez biri onunla kavga etmiyordur.
İlk kez biri haklı çıkmaya çalışmıyordur. Bilge son cümleyi söyler: “Haklı çıkmak kalbi büyütmez ama özür dilemek insanı büyütür.” Adam susar… Başını eğer… Ve o gün ilk defa bağırarak değil, yumuşayarak konuşmayı öğrenir.
Özür dilemek; bir teslimiyet değil… bir inceliktir.
Bugün belki de kendimize şu soruyu sormalıyız: Bir özrü geciktirerek neyi koruyoruz?
Gerçekten onurumuzu mu… yoksa kırılmaktan korkan egomuzu mu? Unutmayalım… Küçük bir özrü yutamayan, büyük bir yalnızlığı yutar.
Ve insan en çok, söyleyemediği cümlelerin içinde kaybolur. Belki de bugün; o cümleyi kurmanın tam zamanıdır. “Benim niyetim bu değildi… affet.”
Çünkü özür dilemek insanı küçültmez. İnsanı insan yapar.
Sinem Boyan
YARALI GURUR, SUSKUN ÖZÜR
Yayınlanma :
06.04.2026 11:27
Güncelleme
: 06.04.2026 11:58
Yorum Yazma Kuralları
Lütfen yorum yaparken veya bir yorumu yanıtlarken aşağıda yer alan yorum yazma kurallarına dikkat ediniz.
Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı, suç veya suçluyu övme amaçlı yorumlar yapmayınız.
Küfür, argo, hakaret içerikli, nefret uyandıracak veya nefreti körükleyecek yorumlar yapmayınız.
Irkçı, cinsiyetçi, kişilik haklarını zedeleyen, taciz amaçlı veya saldırgan ifadeler kullanmayınız.
Türkçe imla kurallarına ve noktalama işaretlerine uygun cümleler kurmaya özen gösteriniz.
Yorumunuzu tamamı büyük harflerden oluşacak şekilde yazmayınız.
Gizli veya açık biçimde reklam, tanıtım amaçlı yorumlar yapmayınız.
Kendinizin veya bir başkasının kişisel bilgilerini paylaşmayınız.
Yorumlarınızın hukuki sorumluluğunu üstlendiğinizi, talep edilmesi halinde bilgilerinizin yetkili makamlarla paylaşılacağını unutmayınız.
Yorumlar
Kalan Karakter: