
Bazen bir insanın sesindeki sertlik, kelimelerindeki yargı, bakışındaki keskinlik bize yönelmiş gibi gelir. Oysa zamanla anlıyoruz ki, o sertlik çoğu zaman bizimle ilgili değildir. Karşımızdaki, aslında kendi içindeki düğümlerle konuşur. Biz sadece o düğümlerin yankısına denk geliriz.
İnsan, çoğu zaman karşısındakini değil, kendi iç dünyasını savunur. Sevilmemiş çocuklukların, yarım kalmış hayallerin, görülmemiş emeklerin, takdir edilmemiş başarıların öfkesi taşar sesine. Bu yüzden bazı sözler gereğinden ağır, bazı tavırlar gereğinden serttir. Çünkü içte bir yer hâlâ savaş halindedir.
Yakın zamanda bir arkadaşımla gerçekleştirdiğim bir sohbet sırasında bunu çok net fark ettim. Eleştiren, yargılayan, keskinleşen bir üslubun altında; aslında kendini korumaya çalışan bir ruh vardı. Ve kalbime inen güzel bir fısıltı...
İnsan bazen karşısındakini düzeltmeye çalışmaz, aslında kendini ayakta tutmaya çalışır.
İnsan, başkasında gördüğü kusurun aynısını içinde taşır.
Çünkü göz, kalbin aynasıdır. Kalp neyle doluysa, göz onu görür. İçinde sükûn olan yargı aramaz.
İçinde merhamet olan, sertlik bilmez.
İçinde huzur olan, kavga üretmez.
Bazen biri bize müdahil olmaya, sınırlarımızı aşmaya, hayatımıza yön vermeye çalıştığında içimizde bir rahatsızlık uyanır. Bu, bir saygısızlık değil; ruhun kendi alanını koruma refleksidir. Çünkü her insanın yürüyüşü, arayışı, olgunlaşma süreci kendine hastır. Kimsenin yolu, kimsenin yolculuğuna benzemez.
Mevlânâ'nın sözleri ışık olur bu yolculuğa;
“Her gün bir yere konmak ne güzel. Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş. Dünle beraber gitti, cancağızım Ne kadar söz varsa düne ait Şimdi yeni şeyler söylemek lazım."
Ama insan, dünün yükünü bırakmadan bugünü inşa edemiyor. O yüzden bazıları hep eski defterlerin muhasebesiyle konuşuyor, bugüne yeni bir kalp koyamıyor.
Belki de en büyük bilgelik şudur:
Her sertliğin altında bir kırıklık,
Her yargının ardında bir korku,
Her öfkenin içinde bir yalnızlık vardır.
Ve insan, bunu fark ettiği anda kavga etmeyi bırakır. Anlamaya başlar. Ama bu, her şeye katlanmak demek değildir. Anlamak; sınır koymaya, mesafe almaya, kendini korumaya engel değildir. Bilakis, en sahici sınırlar, en derin anlayıştan doğar.
Bugün belki de kendimize şu soruyu sormanın tam zamanı:
Ben kimin yarasıyla konuşuyorum?
Kimin eksikliğini omuzluyorum?
Ve aslında bana ait olmayan hangi yükleri taşıyorum?
İç huzur, başkasını değiştirmeye çalışmaktan vazgeçtiğimiz gün başlar. İnsan, karşısındakini dönüştürmeye uğraşmayı bıraktığında, kendi dönüşümüne kapı aralar.
Çünkü gerçek devrim, insanın kendi kalbinde olur.
Sinem Boyan
İletişim Eğitmeni | Yazar | Program Yapımcısı | Sunucu
Yorumlar
Kalan Karakter: