Tolstoy’la ilgili anekdotlara göz atıyordum. Onun keskin zekâsıyla tarihe bıraktığı, “Öyle horozlar vardır ki, öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar” sözüyle karşılaştım. Hakikaten bu söz, insan doğasının en fazla gerçekleştirdiği yanılgılarından birini adeta bir ayna gibi yüzümüze tutuyor.
Bizim kültürümüzdeki “Erken öten horozun başını keserler” atasözü her ne kadar zamansız ve ölçüsüz çıkışların getireceği zararları öğütlese de, Tolstoy’un işaret ettiği bambaşka bir şeydir. O, sarf ettiği bu sözle, zamanlamadan ziyade bir idrak cüceliğini, dünyayı ve içindeki devasa düzeni sadece kendi eylemlerinden ibaret sanan kibirli yanılsamayı hedeflemiş. Hayatı, başarıları ve hatta sıradan iyilikleri bile kendi varlığının bir lütfu gibi gören insan, aslında evrenin merkezine kendini koyarken ne kadar küçüldüğünün maalesef farkına varamıyor. Böyle olunca da, tıpkı kendini güneşin doğuşunun müsebbibi sanan o horozun trajedisi gibi, etrafındaki aydınlığı kendi sesiyle var ettiğine inanacak kadar körleşiyor.
Toplum içinde sıklıkla rastladığımız bu narsisistik duruş, gözden kaçmasın ki, bireyi yalnızlığa ve kaçınılmaz bir entelektüel, duygusal sığlığa sürüklüyor. Kendi fildişi kulesinden dünyaya bakan, yaptığı her sıradan işi bir mucize gibi pazarlayan insan, ne yazık ki toplumun gözünde büyümek yerine karikatürleşir. Ancak bu kör noktadan kurtulmak, sert bir eleştiri yağmuruna tutulmadan veya toplum tarafından dışlanmadan da mümkündür.
İnsanın kendi sesine âşık olmaktan vazgeçip, hayatın ortak senfonisini dinlemeyi öğrenmesi ilk adımdır. Başarıyı bir tek adam tiyatrosu olarak değil, bir imece usulü olarak görebilmek, kişiyi o komik duruma düşmekten koruyan en güçlü kalkandır. Eleştirilerin hedefi olmak istemeyen birey, sesini kısmak zorunda değildir; aksine, sesinin sadece bir uyarıcı, bir müjdeci olduğunu bilmelidir. Güneşin ise zaten kendi ihtişamıyla doğduğunu kabul edecek bir olgunluğu da her daim aklından çıkarmamalıdır.
İşte o zaman, horoz benzetmesi, toplumsal hayatta takınmamız gereken yapıcı ve olumlu duruş için harika bir öğüde dönüşür. Sabahın karanlığında ilk şarkıyı söylemek, güneşe giden yolu aydınlatma arzusunda olmak elbette asil bir eylemdir; sorun, eylemin kendisinde değil, ona yüklenen anlamın büyüklüğündedir. Toplumda saygı gören, takdir edilen ve yapıcı bir lider ya da birey olmak isteyen herkes, sabahı müjdeleyen o ses olmayı sürdürmeli ancak güneşin doğuşundaki kendi payını abartmayacak kadar da vakur durmalıdır.
Çünkü gerçek bir başarı, ardında kibirli bir gürültü değil, sessiz bir hayranlık bırakır. Kendi sesinin esiri olan horozlar gibi komik duruma düşmemek için, ürettiğimiz değerlerin evrensel döngünün sadece küçük bir parçası olduğunu bilmeli, eylemlerimizle övünmek yerine o eylemlerin topluma getirdiği aydınlığın tadını hep birlikte çıkarmayı bilmeliyiz.
Sevgi ve saygıyla.
Yorumlar
Kalan Karakter: