İnsanoğlu hayal gücüyle donatılmış bir varlıktır; ancak bazen bu güç, gerçekliğin sınırlarını zorlayıp “pireyi deve yapma” zanaatına dönüşüverir. Önemsiz, ufacık, incir çekirdeğini doldurmayacak bir meseleyi alır; üzerine katlar, soslar ekler, allar pullar ve sonunda kendisinin bile içinden çıkamayacağı devasa bir kriz hâline getirir. Basit bir kıvılcım, bizim abartı rüzgârımızla bir anda muazzam bir yangına dönüşür; hem kendimizin hem de çevremizin canını sıkar, enerjisini tüketir.
Oysa abartı, doğru ellerde ve doğru niyetle kullanıldığında hayatın tuzu biberidir. Tıpkı bir zamanların efsanevi radyo ve televizyon sunucusu, Türk stand-up kültürünün öncüsü rahmetli Orhan Boran’ın sahnede yaptığı gibi… O, elindeki zarif dokunuşlarla terini sildiği beyaz ipek mendili avuçlarında adeta bir sihirbaz gibi dolaştırıp, o muazzam diksiyonu, muhteşem İstanbul aksanı ve kusursuz Türkçesi ile konuşurken abartıyı bir sanat formuna dönüştürürdü. Bir futbolcunun şutunu hicvederken, “İstanbul’daki maçta topa bir vurdu, İran’daki maçtan gol sesi geldi!” dediğinde, biz o abartının içinde gerçeğin eğlenceli bir karikatürünü görür, kahkahalarla gülerdik. Çünkü oradaki niyet, gerçeği çarpıtmak değil, hayata nükte katmaktır.
Ancak bir de hayatın içindeki o “tatlı” abartılarımız vardır ki, orada devreye bizi çok seven, bizi bizden iyi tanıyan “denge unsurları” girer.
Bir gün aile masası etrafında sevdiklerimiz toplanmışken, büyük bir hararet ve tutkuyla balık avı maceramı anlatıyordum. Saatlerce sabırla beklemiş, o eşsiz avcılığın zevkini tatmış ve nihayetinde oltaya ufacık bir balık takılmıştı. Balık meraklıları iyi bilir; lidaki yavrusu, yani inci lidaki yakalamıştım. Topu topuna 10-20 gram ağırlığında… Fakat masadaki coşku yükseldikçe, anlatımın şehvetiyle o ufacık balık hikâyemde büyüdü de büyüdü ve en sonunda devasa bir levreğe dönüştü!
İşte tam o sırada, masanın diğer ucundan, hayatı paylaştığım rahmetli eşim herhâlde dayanamadı ki, onun sevgi dolu, hafif muzip ve gerçeğe çağıran gözleriyle karşılaştım. Kelimelere dökülmeyen ama bakışlardan süzülen, sonrasında el hareketiyle ölçü belirten o meşhur “Biraz küçült…” ikazı geldi. İlk ikazda levrek belki biraz zayıfladı, ikinci ikazda çinekop oldu; üçüncü ve dördüncü ikazın sonunda nihayet balık asıl boyutu olan inci lidaki kıvamına geri döndü. Ne mutlu hayatında böyle zarif ve sevgi dolu “fren mekanizmaları” olanlara…
Gelelim bu kıssadan hisseye… Hayat, bazen hamsileri levrek görme, bazen de pireleri deve yapma eğilimimizle akıp gidiyor. Ancak unutmamalıyız ki:
• Dertleri abartırsak: Pireler deve olur, altında eziliriz. Olumsuzlukları gözümüzde büyüttükçe çözümleri küçültürüz. İşin içinden çıkılmaz bir kördüğüm yaratırız. • Sevgiyi, neşeyi ve nükteyi abartırsak: İşte o zaman hayatı Orhan Boran zarafetiyle yaşarız. İstanbul’dan vurup İran’dan ses getirir, dünyaya tebessüm bırakırız.
Hayat yolculuğunda her birimizin başında; bizi hırslarımızın, öfkelerimizin veya abartılarımızın zirvesindeyken nazikçe aşağıya çekecek, kulağımıza sevgiyle “Biraz küçült, fani dünya buna değmez” diye fısıldayacak o güzel ruhların eksikliğini vermesin Yaradan.
Mekânları cennet, anıları hepimize rehber olsun.
Sevgi ve saygıyla.
Yorumlar
Kalan Karakter: