Hayat, insanın ister istemez içinde bulunduğu en büyük mekteptir. Bu mektebin ne belirli bir sınıfı vardır ne de mezuniyet günü… Her sabah yeni bir ders, her gün yeni yüklemeler ve nihayetinde akşam yeni bir muhasebe ile yaşanır. Kimi zaman bir çocuğun masum sorusu, kimi zaman yaşlı bir insanın sessiz bakışı, kimi zaman da yaşadığımız bir kayıp bize hiç farkında olmadan yıllarca okuyarak öğrenemeyeceğimiz hakikatleri öğretir.
Bu nedenle, belki de insanın dünyaya gönderiliş hikmeti, her gün biraz daha öğrenmekten çok, her gün biraz daha kendini tanıması içindir. Çünkü kendini tanıyan, haddini bilir. Bilgi, insanı sadece aklen büyütmez; kalben de olgunlaştırır.
İnsan, doğduğu gün ilk nefesini alırken bilmediği bir dünyaya gözlerini açar. Hayat boyunca da önce yaşayacağı dili öğrenmekle başlar ve her gün yeni bir şey öğrenir; kimi zaman bir kitaptan, kimi zaman bir dosttan, kimi zaman da acılarından… Öğrendiklerini bilgi işlem merkezi belleğinde depolar. Yıllar geçtikçe bilgisi artar, tecrübeleri çoğalır. Fakat bir gün durup geriye dönüp baktığında, öğrendiklerinin sonsuz bilgi denizinde yalnızca bir damla olduğunu fark eder. İnsan böylece, bildiklerinin büyüklüğüyle değil, bilmediklerinin enginliğini de idrak eder.
Bu durumu şöyle ifade edelim: Elimizdeki küçük istiridye kabuğunu kıyıya vuran deniz suyuyla dolduralım; işte hayat boyu toparlayabildiğimiz bilgi yumağı bu kadardır. Hâlbuki istiridye kabuğunun arkasında sonsuz bir okyanusun uzandığı kadar öğrenilmeye hazır bilgi yükü bulunmaktadır. Yani bilmeliyiz ki, ömür o okyanustan avuçlayabildiğimiz kadarını bize emanet etmektedir.
Bir rivayete göre yaşlı bir bilgeye, “Siz bunca yıl okudunuz, öğrendiniz. Artık her şeyi biliyor olmalısınız.” demişler. Bilge tebessüm ederek elindeki iğneyi göstermiş ve şöyle cevap vermiş: “Benim bildiklerim bu iğnenin ucu kadar; bilmediklerim ise gökyüzü kadar geniştir.” Bu cevap, belki bir ilim yolcusunun en büyük sermayesi olan tevazudur.
Ama çoğu insan, bildiğini sandığı her hakikatin ardında yeni bir hakikatin bulunduğunu pek fark edemez. Hâlbuki insan öğrendikçe anlar ki; cehaletin en koyu hâli, her şeyi bildiğini zannetmektir. Bilgeliğin ilk kapısı ise “Bilmiyorum.” diyebilme faziletidir.
Bilindiği gibi, insan ömrü evrenin tüm sırlarını çözmeye yetecek kadar uzun değildir. Nice büyük âlimler, filozoflar ve bilim insanları bile hayatlarının sonunda, “Keşke daha çok öğrenebilseydim.” diyerek bu dünyadan ayrılmışlar; lakin sırların toplu iğne ucu kadarına belki vakıf olabilmişlerdir. Çünkü bilgi, ulaşılan bir zirve değil; yürümeye devam edilen sonsuz bir yol olarak her daim ortadadır ve dünya var oldukça da bu hep böyle kalacaktır.
Ne gariptir ki insan gençliğinde ve hatta yetişkinliğinde, bir makam sahibi olduğunda her şeyi bildiğini zannediyor. Oysa yaş aldıkça ve doğruya yönelebilme yoğunlaşınca, bilmediklerinin bildiklerinden büyük olduğunu fark etmeye başlıyor. Aslında zaman insana bilgi vermekten çok, bilgisizliğini gösterir. Saçlara düşen her ak, öğrenilenlerden çok öğrenilemeyenlerin sessiz şahididir.
Olgun insan, öğrendikçe kibirlenmez; aksine tevazusu artar. Boş bardak ses çıkarır, dolu bardak ise sessizdir. Çok bilen insanın daha az konuşmasının sebebi de budur. Çünkü her öğrendiği bilgi ona, henüz öğrenemediği nice hakikatin varlığını hatırlatır. Meyve yüklü dalların yere doğru eğilmesi boşuna değildir. Tabiat bile insana sessizce şunu fısıldar: Değer taşıyan eğilir, içi boş olan ise dimdik görünmeye çalışır. Bilgi de böyledir; insanı büyüten kibir değil, tevazudur.
Bilginin en güzel meyvesi, insanın başını göğe kaldırması değil; gönlünü yere indirebilmesidir. Çünkü hakikate en yakın duranlar, kendilerini en büyük görenler değil; kendilerini daima eksik görebilenlerdir.
Hayatın en anlamlı tarafı da belki budur. İnsan, öğrenmeye devam ederken aynı zamanda kendini tanır; yanlışlarını düzeltir, doğrularını sağlamlaştırır. Fakat ne kadar gayret ederse etsin, bir gün vakti dolacak ve daha öğrenemediği sayısız bilgi geride kalacaktır. Ardından da herkesin tek başına çıkacağı, mahiyeti tam olarak bilinmeyen o büyük yolculuk başlayacaktır.
İşte bu yüzden, insanın en büyük yanılgısı ölümü uzak sanmasıdır. Oysa ölüm, öğrenmenin bittiği yer değil; dünyanın sona erdiği noktadır. İnsan, burada yarım bıraktığı meraklarını, cevaplarını bulamadığı sorularını ve söyleyemediği sözlerini geride bırakarak o bilinmeyen yolculuğa çıkmaktadır.
Belki de asıl hüzün veren, öğrenemeden göçüp gitmek değil; öğrendiğini faydaya dönüştüremeden yaşamaktır. Çünkü bilgi, insanın kalbine ve davranışlarına yansımıyorsa yalnızca zihinde taşınan bir yüktür. Bu yüzden bilgiyle övünmek yerine onu paylaşmak, öğrendiklerimizi hayata güzellik olarak yansıtmak daha değerlidir. Çünkü insanı yücelten yalnızca ne bildiği değil, bildiğiyle nasıl yaşadığıdır.
Belki de ömrün en büyük dersi şudur: İnsan, son nefesine kadar öğrenir; fakat bu dünyadan ayrılırken yanında götürdüğü şey, öğrendiği bilgilerin sayısı değil, o bilgilerle yaptığı iyilikler ve geride bıraktığı güzel izlerdir. Geride bıraktığımız eserler unutulabilir, makamlar başkalarına kalabilir, servet el değiştirebilir. Fakat güzel bir söz, faydalı bir bilgi ve bir gönülde bırakılan iyilik, bazen insanın ömründen çok daha uzun yaşar.
İnsan, bu dünyaya her şeyi öğrenmek için değil; öğrendiği kadarını yararlı eyleme dönüştürmek için gelir. Çünkü âlimlerin söylediği gibi sonsuz ilim yalnızca Mutlak Kudret Sahibi’ne aittir. İnsana düşen ise aramak, öğrenmek, paylaşmak ve her öğrendiği bilgiyle biraz daha mütevazı olabilmektir.
Öyleyse öğrenmeye devam edelim. Her yeni bilgi bizi biraz daha olgunlaştırsın, biraz daha mütevazı kılsın. Zira gerçek bilgelik, “Her şeyi biliyorum.” demekte değil; “Öğrenecek daha çok şeyim var.” diyebilmektedir.
Sevgi ve saygıyla.
Yorumlar
Kalan Karakter: