Bir toplumun gerçek zenginliği ne sahip olduğu madenlerde, ne gökdelenlerde, ne de teknolojik imkânlardadır. Bir milletin asıl serveti; düşünebilen, sorgulayabilen, kendini doğru ifade edebilen ve bilgiyle beslenen insan kaynağıdır. Bu kaynağın en önemli besini ise kitaplardır.
Merhum tarihçi ve akademisyen İlber Ortaylı bir konuşmasında dikkat çekici bir tespitte bulunmuştu:
“Pirinci okuyorlar, meyveyi okuyorlar, şekeri okuyorlar, suyu okuyorlar da sıra kitaba gelince hiç okumuyorlar.”
Bu söz ilk duyulduğunda tebessüm ettirse de üzerinde düşünüldüğünde oldukça derin bir gerçeği ortaya koymaktadır. Günümüzde insanlar satın aldıkları her ürünün içeriğini incelemekte, ambalaj üzerindeki en küçük ayrıntıyı okumakta; fakat zihni besleyen, ufku genişleten ve insanı insan yapan kitaplara aynı ilgiyi göstermemektedir.
Elbette bu durumun bütün sorumluluğunu bireylere yüklemek adil olmaz. Sorunun önemli bir kısmı eğitim anlayışımızda ve kültürel alışkanlıklarımızda gizlidir. İnsan, doğduğu andan itibaren içinde bulunduğu çevrenin etkisiyle şekillenir. Nasıl ki toprağa ekilen bir tohum, aldığı suya, güneşe ve bakıma göre gelişirse; çocuk da ailesinden, okulundan ve toplumundan aldığı değerlerle büyür. Eğer bir evde kitaplar sessizce raflarda bekliyor, çocuk anne ve babasını elinde kitapla hiç görmüyorsa; okumak onun gözünde doğal bir ihtiyaç hâline gelemez. Eğer okul yalnızca sınava hazırlayan bir kurum olarak görülüyor, kitaplar bilgi yarışının araçları olarak sunuluyorsa; öğrenci okumanın ruhunu değil, sadece zorunluluğunu öğrenir.
Oysa okuma alışkanlığı sadece bilgi edinmek değildir. Okumak, düşünmeyi öğrenmektir. İnsan her kitapla yeni bir hayat tanır, yeni bir bakış açısı kazanır. Kendi mahallesinden çıkmadan dünyayı dolaşır; kendi çağında yaşarken geçmiş yüzyıllarla sohbet eder. Kitap okuyan insanın kelime hazinesi gelişir, ifade gücü artar, muhakeme yeteneği derinleşir. En önemlisi de başkalarının düşüncelerini anlamayı öğrenir. Bu da toplumda hoşgörünün, empati kültürünün ve sağlıklı iletişimin temelini oluşturur.
Bugün dikkat çeken sorunlardan biri de insanların düşüncelerini doğru cümlelerle ifade etmekte zorlanmalarıdır. Kelimeler yerli yerinde kullanılmadığında düşünceler de bulanıklaşır. Çünkü dil, düşüncenin evidir. İnsan ne kadar zengin bir kelime dağarcığına sahipse, düşüncelerini de o kadar berrak ifade edebilir. Bu nedenle okuma alışkanlığı ile birlikte doğru konuşma, düzgün cümle kurma, kelimeleri anlamlarına uygun kullanma ve etkili bir diksiyon geliştirme konularına da önem verilmelidir.
Ne yazık ki günümüzde hızlı tüketim kültürü dilimizi de etkilemektedir. Sosyal medya dilinin kısaltmaları, eksik ifadeler ve özensiz anlatımlar zamanla günlük konuşmalarımıza kadar sirayet etmektedir. İnsanlar uzun cümleler kurmakta, düşüncelerini sistemli şekilde ifade etmekte zorlanmaktadır. Hâlbuki güzel konuşmak bir gösteriş değil, düşünceye duyulan saygının bir göstergesidir. Kelimelerine özen gösteren insan, karşısındaki insana da değer verir.
Bu noktada eğitim sistemine önemli görevler düşmektedir. Çocuklara sadece okuma yazma öğretmek yeterli değildir; onlara okumayı sevdirmek gerekir. Kitapların bir ödev değil, bir dost olduğu hissettirilmelidir. Okullarda öğrencilerin ezberledikleri bilgiler kadar okudukları eserler, kurdukları cümleler ve kendilerini ifade edebilme becerileri de önemsenmelidir. Münazara kulüpleri, kitap tahlilleri, şiir dinletileri, hitabet çalışmaları ve diksiyon eğitimleri yaygınlaştırılmalıdır. Çünkü iyi konuşan bireyler, iyi düşünen bireylerin yetişmesine katkı sağlar.
Ancak sorumluluk yalnızca okullara ait değildir. Aileler de çocuklarının ilk öğretmenidir. Bir çocuğa kitap sevgisi kazandırmanın en etkili yolu ona sürekli “Oku!” demek değil, onun yanında kitap okumaktır. Çocuklar nasihatlerden çok örneklerden etkilenirler. Evinde kitap konuşulan, fikirlerin tartışıldığı, kelimelere değer verilen bir ortamda yetişen çocuk; okumayı bir zorunluluk olarak değil, hayatın doğal bir parçası olarak görür.
Unutmamak gerekir ki bir toplumun geleceği, yetiştirdiği nesillerin kelime hazinesi kadar geniştir. Kelimeleri azalan toplumların düşünceleri de daralır. Düşünceleri daralan toplumlar ise zamanla üretmekte, sorgulamakta ve ilerlemekte zorlanırlar. Bu yüzden kitap okumak sadece bireysel bir alışkanlık değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluktur.
Bugün belki yeniden şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Çocuklarımıza ne bırakıyoruz? Daha büyük evler mi, daha fazla teknoloji mi, yoksa düşünebilen bir zihin ve zengin bir dil mi?
Çünkü insanı diğer canlılardan ayıran en büyük güç, konuşabilmesi değil; anlamlı konuşabilmesi, düşünebilmesi ve öğrendiklerini gelecek nesillere aktarabilmesidir. Bunun yolu da kitaplardan, doğru dilden ve güçlü bir eğitim anlayışından geçmektedir.
Bir milletin yükselişi önce kütüphanelerde başlar. Kitapların açılmadığı yerde ufuklar kapanır; kelimelerin değersizleştiği yerde düşünceler fakirleşir. Bu nedenle okumayı, doğru konuşmayı, kelimeleri yerinde kullanmayı ve güzel bir diksiyonu yalnızca bireysel beceriler olarak değil, kültürel bir kalkınma meselesi olarak görmek gerekir.
Çünkü kitap okumayan nesiller bilgi eksikliği yaşar; fakat dilini kaybeden nesiller kimliğini de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Bu yüzden geleceğe bırakabileceğimiz en değerli miras; çocuklarımızın ellerine bir kitap, zihinlerine bir fikir ve dillerine güzel kelimeler verebilmektir.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; daha yüksek sesle konuşan insanlar değil, daha derin düşünen insanlardır. Derin düşüncenin yolu ise kelimelerden, kelimelerin yolu da kitaplardan geçer.
Bir çocuğun eline verilen her kitap, geleceğe yakılan bir kandildir. Okunan her sayfa, kurulan her doğru cümle ve özenle kullanılan her kelime; yalnızca bireyi değil, toplumun tamamını aydınlatır. Çünkü medeniyetler betonla değil, bilgiyle; binalarla değil, fikirlerle yükselir.
Eğer yarın daha bilinçli, daha zarif, daha güçlü bir toplum görmek istiyorsak; çocuklarımıza yalnızca meslek değil, okuma alışkanlığı da kazandırmalıyız. Yalnızca diploma değil, ifade kabiliyeti de vermeliyiz. Yalnızca bilgi değil, dili doğru kullanma şuuru da aşılamalıyız.
Unutmayalım ki kitaplarla büyüyen nesiller geleceği inşa eder; kelimelerle güçlenen toplumlar ise tarih yazar.
Ve belki de her şey, bugün açılacak bir kitabın ilk sayfasıyla başlayacaktır…
Sevgi ve saygıyla.
Yorumlar
Kalan Karakter: