Dünyanın öbür ucunda, zamanın bizimkinden farklı aktığı topraklarda iz süren bir dostun selamı, bazen sadece bir hâl hatır sorma metni değil, ruhun tozunu alan bir manifesto gibi düşer ekranımıza. Geçtiğimiz günlerde Tayvan’ın o karmaşık, capcanlı atmosferinden gelen bir mesaj, tam da böyle bir etki yarattı. Dostumuz, coğrafyaları aşan bir zihinsel sıçramayla, tarihin tozlu raflarında unutulmaya yüz tutmuş ama heybetinden, gücünden hiçbir şey kaybetmemiş o eski kelimeleri şakadak yapıştırıverdi:
“Bârika-i hakikat, mübârese-i efkârdan doğar.”
Osmanlı entelektüel mirasının en keskin şairlerinden Namık Kemal’in lisanından süzülen bu söz; “Gerçeğin şimşeği, fikirlerin çarpışmasından doğar” anlamındadır. Modern dünyanın unuttuğu bu müthiş ifadeyi, yazışmamızın en isabetli noktasında yapıştırıverdi.
Günümüzde “tartışma” kelimesi, ne yazık ki bir savaşı, bir yok etme arzusunu ya da egoların kör dövüşünü çağrıştırıyor. Oysa dostumuzun hatırlattığı bu muazzam kelime grubu, bize bambaşka bir zarafeti fısıldamakta. Mübârese, kelime anlamıyla iki savaşçının meydana çıkıp güreşmesi, vuruşması demektir; ancak buradaki savaşçılar insanlar değil, efkâr yani fikirlerdir.
Hani harika bir şarkı dizisi vardır: “Yorar efkârın, saçlarına düşer ak” dizesiyle başlayıp, “Zemheri ayazında donup kalırım inan” sözleriyle devam eden, içsel bir fırtınayı ve derin bir hüznü çok güzel özetleyen; “Derdin beni o kadar çok yıpratıyor ki saçlarımı beyazlatıyor; yokluğun veya acın ise beni en sert kış soğuğunda yapayalnız ve çaresiz bırakıyor” feryadını dile getiren… İşte tıpkı öyle…
Fikirler de öyledir; birbirini yok etmek için değil, birbirini bilemek için çarpışır. İki çakmak taşının sertçe birbirine sürtünmesinden doğan o kıvılcım (bârika), karanlıkta kalan hakikati aydınlatır. Bugünün dünyasında ise bizler, sadece kendi sesimizin yankısını duyduğumuz güvenli yankı odalarımıza çekildik. Farklı olanı bir zenginlik değil, bir tehdit olarak görmeye başladığımız an, hakikatin o parlak ışığından da mahrum kaldık. Aslında unuttuğumuz nokta; karşımızdakini ikna etme ya da alt etme hırsı, gerçeği arama arzusunun önüne geçtiğinde zihinlerimiz çoraklaşır.
Bir toplumun nefes alabilmesi ve geleceğe yürüyebilmesi, içindeki seslerin tek tipleşmesine değil, tam aksine o seslerin çok sesli bir koro gibi ahenkle tınlamasına bağlıdır. Herkesin aynı düşündüğü bir yerde, aslında kimse yeterince düşünmüyor demektir.
Tayvan’daki dostun binlerce kilometre öteden attığı bu entelektüel çapa, toplumsal hafızamıza bir ihtar niteliğindedir. Hakikat, dikte edilen doğrularda ya da körü körüne sarılınan dogmalarda saklı değildir. O, ancak farklı pencerelerden bakabilen, medenice tartışabilen, söyleneni iyice anlayabilen, masaya kendi fikrini koyarken karşısındakinin fikrine de alan açabilen olgun zihinlerin arasında parıldar. Sözü esirgemeden ama nezaketi de elden bırakmadan yapılan her entelektüel kavga, toplumu bir adım daha yukarı taşır.
Bu kadim sözün ışığında, hepimizin heybesine koyması gereken öğütler apaçıktır:
Farklı Seslere Kulak Vermeliyiz: Aynı fikirde olmayan insanları düşman değil, zihnin sınırlarını genişletecek birer yol arkadaşı olarak görmeliyiz.
Teatiden Korkmamalıyız: Fikir alışverişinden ve tartışmaktan çekinmemeliyiz.
Üsluba Dikkat Etmeliyiz: Unutmayalım ki fikirlerin vuruşması asildir; yeter ki bu vuruşma şahsiyetleri zedeleyen bir hakarete değil, gerçeği arayan bir sanata dönüşebilsin.
Yankı Odalarından Çıkmalıyız: Sadece duymak istediğiniz şeyleri söyleyen çevrelerin esiri olmamalıyız. Hakikati teşhis etmek, çaba ve cesaret ister.
Uzaklardan gelen o zarif dokunuşla anlıyoruz ki; kelimeler eskise de lügatler değişse de insanın hakikate olan ihtiyacı hiç değişmiyor. Dünyayı gezen bir dostun, bir zamanlar bu toprakların bağrından çıkmış o büyük gerçeği Tayvan’dan hatırlatması da bu yüzden tesadüf değil. Işığa kavuşmak istiyorsak, fikirlerimizi serbest bırakmalı ve onların o asil çarpışmasından doğacak şimşeği saygıyla beklemeliyiz.
Sevgi ve saygıyla.
Yorumlar
Kalan Karakter: